Sis bulutları, insan kibrinin ürünü olan yüksek binaların üzerine doğru çöker. Havanın kapalı olmasına istinaden şehir olduğundan daha kasvetli görünmektedir. Hafif bir yağmur başlar.
İnsanlar her zaman ki riyakarlıklarıyla adımlarını hızlandırmış hatta bazıları koşar adım yürümektedir. Hepsi hayatlarında bir kere bile olsa yağmuru romantize etmiş ancak ıslanmak istemeyen insanlardır.
Kafasındaki tüm bu düşünce silsilelerini, dinamit döşenerek patlatılan yapılar gibi tek bir hareketle imha etti. Yüzünü göğün yüzüne çevirmişti. Ruhu fırtınalı bir deniz gibi hırçındı. Şehri kaplayan sisi kendi benliğinden taşmış gibi özümsedi. Sisi seyre daldığında insana duyduğu yakınlıktan daha fazlasını duyumsadı. Bir gün sisin kendisi olmak istedi. Tüm şehri sarmak ve insan kibrinin abideleri olan o yüksek binaların üzerini hiç beklemedikleri bir anda kaplamak.
Şimdilik sadece sisin çığlığıydı. Kendi içinde yankılanan sonra kendine çarpıp yine kendine dönen. Düşünebildiğini düşünen tüm insanlar gibi düşündü, bir filozof sanısıyla. Diyojen gibi bir fıçıda yaşayabilir miydi? Ya da Herakleitos gibi aynı nehirde iki kere yıkanılamayacağını idrak edebilir miydi? Yaptığı tek şey aykırı doğasını ve tüm yabanıllığını minimalize etmeye çalışmaktı. Onun bu çabası içindeki sis bulutunun tüm ruhunu sarmasına neden olmuştu. Ne kadar çabalarsa o kadar önünü göremiyor ve daha da derine çekiliyordu.
Trafik ışıklarında karşıya geçmeyi beklerken hissettiği o varoluş sancısı da peşini bırakmış değildi. Gregor Samsa’nın ince ayaklarıyla zihninin duvarlarında gezindiğini düşünerek tiksinti ve paniğe kapıldı. Ömrünün sonuna kadar onunla aynı içsel buhranı yaşayacak olma ihtimalinin korkusuyla gözünü, yedi günahtan biri olan kibrin suretlerine dikti.
Yükseklik korkusu ağır basınca bakışını güvenli alana yani yere indirdi. İçinde yankılanıp duran sisin çığlığını bastırmaya çalıştı. Yerde duran soluk bir yaprağı alarak buraya nasıl geldiğini zihin perdesinde canlandırdı. Yemyeşil bir yaprakken daldan kopuşunu ve kilometrelerce savruluşunu izledi. Son perde de yaprak elindeydi. Başını kaldırdığında zihnindeki benliğiyle göz göze geldi, irkilerek ani bir hareketle yaprağı elinden attı ve nefesi kesilinceye kadar koşmaya başladı. Yaşadığı duyguyu çok iyi anlatan bir kitap vardı. Camus’un Bulantı’sı. Nefesinin tükendiği yerde kusmak istedi ancak bu salt bulantıydı.
Tekrar yürümeye başladı. Çığlığa kulak kesildi. Sis onu çağırıyordu. Bundan sonra kaçmak olanaksızdı. Sisin içine karışacak, bütün benliğini ona armağan edecekti. Böylece varoluşu “Sisin Çığlığı”nda bir anlam bulacaktı…
Ceren Nergiz

|